“Bazı insanlar ölmez.”
Gece, dağın omzuna çökmüştü.
Karanlık yalnızca göğü değil, zamanı da örtmüştü.
Siperlerde nefesler sayılı, dualar yarımdı.
Herkes biliyordu:
Bu gece ya bayrak yükselecek ya da tarih susacaktı.
Mehmet, bayrağı kucağına aldı.
O bir kumaş değildi artık.
O; Malazgirt’ti, Söğüt’tü, Çanakkale’ydi.
O; kefenini omzuna alanların alnında ter, dilinde şehadet, yüreğinde yemin olan şeydi.
Kırmızının içinde şehit kanı vardı.
Ay-yıldızın beyazı, anaların sütünden daha aktı.
Mehmet bayrağa baktı, sonra göğe.
Ay yoktu.
Ama bayrak, gecenin içinden gündüz gibi parlıyordu.
Burç karşıdaydı.
Taş, soğuktu.
Düşman, uyanıktı.
Ama Mehmet’in yüreği, uyanıkların en uyanığıydı.
Süründü.
Toprak onu tanıdı.
Çünkü bu toprak, daha önce de nice Mehmet’i sırtında taşımıştı.
Dizleri yarıldı.
Kan toprağa karıştı.
Toprak susmadı;
“Hoş geldin,” dedi.
Rüzgâr esti.
Bayrak kıpırdadı.
Mehmet fısıldadı:
“Dur. Daha vakti var.”
Sonra burca uzandı.
Taşa tutundu.
O an, ilk kurşun geldi.
Omzu yandı.
Ama bayrak düşmedi.
İkinci kurşun geldi.
Göğsü sarsıldı.
Ama bayrak hâlâ ondandı.
Üçüncü kurşunda dizleri çözüldü.
İşte o an Mehmet, bayrağı dişleriyle kavradı.
Çünkü eller düşebilirdi, dizler çözülebilirdi, ama bayrak düşemezdi.
Burcun tepesine vardığında nefesi kalmamıştı.
Ama milletin nefesi onun içindeydi.
Bayrağı dikti.
Taşın kalbine, gecenin alnına,
tarihin tam ortasına.
Ve rüzgâr…
Rüzgâr bayrağı aldı.
Kırmızı açıldı.
Ay-yıldız göğe değdi.
O an kurşun geldi.
Mehmet düştü.
Ama bayrak yükseldi.
Sabah olduğunda, düşman burca baktı.
Taş yoktu artık.
Sadece Türk bayrağı vardı.
Ve Mehmet…
Adı bir kütükte yazılı kalmadı belki.
Ama her çocuk bayrağa bakarken,
her asker yemin ederken,
her ezan dalgalanan kırmızıya değdiğinde
Mehmet oradaydı.
Çünkü bazı insanlar ölmez, bayraklaşır…
Sümer Tek
#türkbayrağı
